21 Eylül 2013 Cumartesi

Şiir değil, mektup.

Tam altı ay sonra bir şey yazıyorum buraya...
Sitem hâlâ yok. Bu hafta onu halledeceğim. Sabahın köründe uyandım. Ketil Bjornstad açtım. Kahvemin dibi duruyor yanımda. Öyle hızlıca, bunları yazdım, şiir değil, mektup:

Ses veriyorum:
“Kooooooooooork!”
çünkü dünya kötü bir yer.

artık peşini bırakacaklar, bu sözü onlardan aldım.
kimse kimseyi kovalamayacak, öldükleri anlamına geliyor olabilir.
Bunun için üzüleceğimizi hiç sanmıyorum.
yapamıyoruz. Başka türlüsün ama farklı değilsin.
Nasıl oluyor dersen, oluyor işte. Kabul et
ikimizin hayatı da başka türlü olabilirdi.
O zaman mutlu bile olurduk. Düşünsene mutlu olurduk.
Neyse ki neşeli insanlarız vesselam. Yoksa çekemezdik kendimizi.
Belki kâinatta yerimizi yadırgamışızdır. Big Bang!
Eeeeeeh, yetti beeee!
Belki kâinat yerinden sıkılmıştır. Kâinat belki yerinden
o kadar sıkılmıştır ki… Big Bang!
Dünya belki
bu sıkıntıdan doğmuştur.
Bunu sana anlatsam bilmiyorum
her şey mümkün
hiçbir şey değil.

Allah’ım sen de dünyada olsan inan ki delirirdin.
Aklıma mukayyet ol diyemem ama
kalbimi biraz korusan, fena olmazdı.
Yine de
eyvallah…

13 Mart 2013 Çarşamba

Seni Çağırdım


yoktur başka hiçbir şeyimiz şimdi bu arada kalmışlıktan başka
ve idrak yeteneğimizi yitirdiğimiz gün çok yol alacağız
o çok inandığınız tanrı aramla dünyaya bir yanan köprü koydu
ve vaziyet budur şimdi, karşıya geçmek için de gelişmedi adalet yeterince
bazen elimizde kalan sadece budur ve anlamak gerekir bundan
tükendiğini  her şeyin, ısrarla istemek verilmeyeni  bazen daha kötüsünü getirir
çarpışması iki şeyin birbiriyle iç dengelerini kaybettirir
ama ben çok inandım buna,  bedenin kendi yol haritası var
ve üstelik bir yere varamaz insan ayaklarıyla alınca yol
sabır taşa emanet, çatlamayı da bilmeli insan.

fırtına-geçti-saçılanlar-kendimden

her şeyin sonunda sana bu boşluk kaldı ve doldurmaya niyetli kalbin
bir olmayanla, tümünü anlamaya çalışarak üstelik
ve asarak dişlediğin elmaları ağaca, tufanından medet umduğun gemiden
salınan hayvanlar üstüne varırken çok, sığınacak yer aramışsın yine
ama sen hiç alışamamışsın insan türüne, ve aitmiş gibi gezinirken
kalbinle çokça inandığın bir dünya meselesine kaptırırken ömrünü
zamanı bir tür dişli makine içinde ezdirdiğini ve başından aşağı döküldüğünü
anlamamışsın, üstelik kaçmaya çalışırken arkandan gelen bu sarsıntıyı
ayak tabanlarında hissetmişsin ve saati geride bırakamayan tahta kuşları
alıp beslemeye kalkışmışsın avuçlarında, ki götürmeye yaramamış kanatları seni
her şeyi bilirsin; ama bunu kaçırmışsın
odalarda, metrolarda, kitaplarda, banklarda
hep onu aramışsın.

boynumu-sardın-sadece-ve-ben-yokum

sonsuz bir kasırgadır ruhun ve dinmesini beklemek kendisinden
varlığına son vermektir, üfleyerek bileklerinden havalandırdığın toz
kaybolmaz ama yer değiştirir, sevdiklerin gibi uçuşurken gözünden
ve ayrılırken biraz daha vahşet gerek, çünkü hiçbir şey iyi hatırlanmak istemez
bu yollarda duralım, ayaklarımızın bizi götüreceği daha iyi bir yer yok
içimde kristalleşen bu esrar bir şeyi aydınlatmıyor
artık yalnızca Satürn’ün halkasında koşan atlarıma inanıyorum.

sizin-hiç-görmediğiniz-saksı-durup-önümde-parçalanıyor

leşleri kemiren bir hayvandan öteye geçemedik yeryüzünde
yaşamamız için öldürmemiz gerektiği gerçeğine bizi inandıran kimse
arkamı dönüp kendisine, olanca gücümle kaçarken, tanıma fırsatını vermedim
kendime bir yaban hayvanını ve dişlerini sırtımda hissedene kadar
bedeninin hükmüne inanmamıştım.

o da doğru ya
sahipsiz ölüleri
toplu gömerler.

uzaklardan çağrıldım, bir sorunum var dünyaya alışmak gibi
ve bu siyah kapıyı olanca gücümle ittiğimde
karşımda olacaksın.

11 Mart 2013 Pazartesi

Anlat Gördüğünü Arkamda

sinemsal.net adresinde bir sorun olduğundan, az önce Kadıköy sokaklarında yazdığım bu kısa hikâyeyi buraya ekliyorum.






-          Aramızdaki benzerlik o kritik sorunun cevabını senin de bulmamış olman.
-           Biliyorum.

Seninle bir tepedeyiz. Giysilerimizi çıkarıyoruz. Sırtımı sırtına, sırtını sırtıma yaslıyorsun. Arkamızdaki gözlerimiz oluyoruz. Bu alışkanlığı erken edinmiştik. Birbirimize yaslanma alışkanlığını... Başka bir şeye alışabildiğimizi henüz söyleyemeyeceğim.
                        Saatlerden şüpheleniyorum. İnsanlardan da… Yüksek katlı binalardan ve gecekondulardan… Nefes alıp alamadığımdan, böbrek, dalak ve idrar kesemden… Ayetlerden ve karınca duasından… Amerika ve İngiltere’den alınan yüksek lisans belgelerinden, dil tazminatlarından, maaş bordrolarından ve sanat eserlerinden de… Yıldızlardan, denizden ve karadan esen rüzgârlardan, büyülerden, asansörlerden, kafamın içinde emir veren beynimden… Kalbimin olanca gücüyle ve kalbimden de tümüyle şüpheleniyoruum.
                        Şimdi bana diyorsun ki, anlat gördüğünü arkamda. Bir kuş havalanıyor ve yerde bırakarak ağzındaki cevizi, kanat çırpıyor. Sonra yeniden iniyor yere.
                        Şimdi sana diyorum ki, anlat gördüğünü arkamda. Bir adam var. Eğiliyor. Önünü tutuyor. Taşak diyemiyorum, belki benden soğursun. Önünü tutuyor adam. Sonra ayağa kalkıyor. Bacaklarının arasını kaşıyor. Taşak diyemiyorum, belki benden soğursun. Çantasını açıyor. İçinden bir şeyler çıkarıyor.
                        Şimdi bana diyorsun ki, anlat gördüğünü arkamda. Bir kadın var, suya eğiliyor. Dizlerine kadar çekmiş eteklerini. Ayak parmaklarının arasını yıkıyor. “Çocuğunu suya doğuranla, suya düşürenin birdir hikâyesi”
                        Şimdi sana diyorum ki, anlat gördüğünü arkamda. Güneş sönüyor. Her şeyi normal karşılıyoruz artık. Her gün olan şeyleri normal karşılıyoruz. Şaşırmıyoruz doğmasına ve batmasına güneşin; ama sadece bir gün gerçekleşmezse, başımıza gelecek olan en büyük felaket gerçekleşmiş gibi oluyoruz. Aklımızı yitiriyoruz. Alıştık mı sence?
                        Şimdi bana diyorsun ki, anlattım gördüğümü arkamda. Alıştık mı sence?
                        Şimdi sana diyorum ki, anlat sezdiğini arkamda. Bir kuş, yere eğiliyor, bir kuş yerden havalanıyor.
                        Şimdi bana diyorsun ki, anlat sezdiğini arkamda. Bir adam taşağını tutuyor. Ben erkeğim diyor, bacaklarını aça aça oturuyor, bacaklarını ayıra ayıra.
                        Görmüyorsun diyorum, bir kuş gökten süzülüyor. Sesi birlikte duyuyoruz. Ama sen bir kuşun gökten döne döne çimenlerin üstüne nasıl da düştüğünü görmüyorsun diyorum.
                        Görmüyorsun diyorsun, bir adam bize doğru geliyor, eğiliyor ve tek gözünü kısıyor. Yıldızlara doğru dikmiş tek gözünü ve geriye doğru itiliyor sıktığında elindeki tüfeği.
                        Kadın, sesi duyuyor ve eteklerini suya indiriyor. Şimdi sana diyorum ki, gördüğünü anlat bana arkamda. Her şey sessiz. Her şey olağan. Ağaçların arasından başka kuşlar geçiyor. Havalanıyorlar ve tersi bir yöne doğru uçmaya başlıyorlar.
                        Şimdi bana diyorsun ki, gördüğünü anlat bana arkamda. Şimdi sana diyorum ki, aslında hep dediğim gibi, senin tarafında işlenen vahşet benim tarafımda son buldu.
                        Sırtlarımızdan sırtlarımızı çekiyoruz. Ben bunu ilk gördüğümde de kaçmak istemiştim.

29 Kasım 2012 Perşembe

Hello Absurdo, my old friend

Madem eski arkadaşımsın, artık sevişebiliriz
dedi Absurdo.

ben dedim bakma dışarıdan bir avize taklidi yapıyorum
sokak lambası belki daha çok, bir tür gel çağrısı
olabilir, yoksa umurumda da değil tüp arabasına takılan çocuklar
tüpün içindeki patlayasıca havaya meraktan değil, götürsün diye
istedikleri yere, üstelik bedava ve tüm sokak onları izler.
ben çok başarılıyımdır tüp taklidi yapmakta. Absurdoooooo
benim içimde her şey boş bir hava.

ister ateşle gel, ister tüm delici alet edavatla.

Fareli köyün kedisiyim ben,
dedi Absurdo

dört kez bağırdık, ben bu dünyaya kendimi sakınmaya gelmedim
dediler, kırk kere söyleyin gerçekleşir. Dördümüz oturduk ellerimizi
koyduk yan yana, saymayı öğrenmişiz az çok,
ben bu dünyaya kendimi sakın...
...aya kendimi sakınma...
...bu dünyaya kendim...
...aya gelmedim...
...ağırdık...

Absurdo geldi, dedi sana bir kurtuluş planı çizdim
dua arkadaşlarımı bırakıp hemen Absurdo'yu dinledim
gözlerimi heyecanla diktim gözlerine, dedim nedir?
dedi, kalbinle görmeyi bırak, daha mutlu olursun.

the end yazısı ayaklarımdan yukarı doğru beni göğe taşıdı

http://www.youtube.com/watch?v=FaSFzp6IDgw

28 Kasım 2012 Çarşamba

Absurdo versus Gugukbeyin


 bizim buralarda Absurdo, gidenin arkasından su dökülür
yani dökecek su bulamadığımdan değil, gittiğini anlama diye
kovanın içine dünden doldurulmuş suyu, içtim afiyetle
ve böylelikle başardım dedim terk edilmemeyi
 benim beynimde koşan atlıları salsaydım üstüne, görürdün o vakit
bir kaplan gücündedir karınca, bünyesine göre, kaldırınca yerinden çekirdeği
ama ben konuşunca artık, mantıklı cümleler kuramıyorum Absurdo
Pink Floyd üçgeni gibi ağzım, girenim çıkanım değil dengede
sırf bu sebepten
söylediklerimi çok düşünme diye
öğüt verdiğim halk, çalacakları marşı unuttu sen geldiğinde
oturup ağzının tadına baktım, mekanik bir dilin vardı, eh doğrudur
bir denklem kafa karıştırdığı ölçüde zordur
 şimdi ben kulenin tepesinden gördüm de şaştım
dönecek yerleri yokmuş diye, gerisin geri geldiler baktım
kalbime dedim en iyisi, öğren ölü taklidi yapmayı
ve iz bırakacağım diye bastırdığın pastel boyanın
kalır yarısı elinde, bunu sana anlatmadılar tabii
anlatmadıkları gibi saniyede kaç kanat çırptığını sineğin
 ıvır zıvır- hırtı pırtı-zımbırtı ve zamazingo
tacıyken başımın, bana bu politika ve dünya gerçeklerini
öğretmeye niyetlenen Absurdo, çıkarıp kınından kılıcını
gördü kesemediğini bir rüyayı ve yaramadığını havayı ikiye
kötü kahkaha atmayı beceremem diye, karnımı tutmaya çağırdığım
beş adamla birlikte, geçip karşısına bağırdık o vakit, dedik:
“Ey, saçmalıklar tanrısı Absurdo, sanırsın ki kelim ve yok merhemim
Bundandır ki yoktur sana verecek sevgim”
sokup başımı kuyruğumun altına, dedim keşke bir kedi olsaydım
şu pencereden, kendime intihar süsü vermek için atlardım
değildim ölmeye niyetli, zaten oldum olası da korkardım.
 bak bu aşk meselesi dünya terazisinde sapmalara sebeptir
kalbim bu gezegende çok mu ağır ne
iyisi mi biz aya gidelim.
Sinem Sal
beynimi toprağa gömüyorum, zıkkımın kökünü topluyorlar



27 Kasım 2012 Salı

Absurdo Aşk'a Karşı.


sonra ona bir isim bulmalıyım dedim
olur olmaz her yerde yazamazdım adını, durdum
belki hayatımın üç dakikasını buna ayırdım
ona Galiçyaca Saçma demeye karar verdim:
Absurdo..
bana mirasını soruyor Absurdo, aceleyle ölmemi istiyor
demek ne kalacağını, ne kazanacağını merak ediyor
ben kuşların kanatlarını yolup arkadan itiyorum
diyorum kanat bir tür adaletsizliktir
öyleyse diyor Absurdo, yılanın bünyesindeki ayaksızlık
bir dünya meselesidir ve haksızlığa tahammülü olmayan
bu bizim gezegen insanları, yılanı kökten katletmelidir
ben, bırak diyorum gökten değil zembil, inse zehir
umurumda değil, madem ki yaşıyorum, aklımdan feragat ediyorum
dedi, uzaktan bakınca, insana benziyorsun


düşündüm
saatten fırlayan guguk kuşu bence gezegenin en umutlu varlığı
dedim varlığına armağan olsun, dedi hakkındır kime taparsan
Absurdo durdu, ey dedi Gugukbeyin, sanırsın ki çıkınca kapından
ulaşacaksın benim ülkeme, ama kuyruğundan bağlısın sen evine
o yüzden budur görevin, öteceksin saat başı
dedim saat başı, saat sonudur da hangisini bağıracağım
kaçtı ve gitti Absurdo
tanrım, beynimden bir minare yükseliyor, sanki kendi tepeme çıkıp
bağırasım varmış gibi yine oraya tırmanan benim
dedim dibimi bir de tepeden göreyim, dipten tepeyi çok gözledim
her türlü felaketine aldığım önlemleri unuttum dünya üstünde
ne varsa kabulümdür elbette diye, baktım  cennete davetliyim
Absurdo, uyuklamış bir pencere kenarında eğildim yanına,
sayıklar gibi konuşması var, konuşur gibi sayıklar da
sayıklar gibi sevişir Absurdo, ölür gibi sayıklar da
hatta hasta olmuş gibi sayıklar Absurdo, çok bilir gibi sayıklar
sayıklar gibi çok bilir, en doğrusu budur. Habersizdir her şeyden!
diye bağırdılar. Eh, dedim işte kasabamıza geldik.
burası artık doğru yerdir.
dedim getirin bana o yıldızı, kaymıştı, çok şey ummuştum
evde şemsiye açtım kötülük getirmedi, ters dönen terlikleri
ele verdiğim makasları, uzattığım bıçakları, altından geçtiğim merdivenleri
bilumum tüm kötülük ve iyilik nesnelerini dedim, getirin önüme
emriniz olur diye baktılar, kaldırıyoruz hepsini dünya üstünde
tuhaf bir yağmur başladı, kasabaya özgüdür diye sesimi çıkarmadım
oralıymış gibi yaptım, çok güzel başarırdım bunu, oralıymış gibi olmayı
yatağa uzandım,
düşünüp düğün pastalarını, limonataları,
ev ayakkabılarını, küçük sehpaları, renkli peçeteleri,
kase şeklindeki pilavları, ayrı odada oturan kadınları adamları
büyük bir üzüntü içinde kustum, dedim
Absurdo biz bu dünyayı değiştirebilirdik.
Dedi, eh be yavrum giydiğin pelerin uçurmuyor seni.
Sinem Sal